Meme Kanserinde Evrelere Göre Sistemik Tedavi


Meme kanseri tedavisinde kullanılan tüm ilaç tedavilerine genel olarak sistemik tedavi adı veriliyor. Kemoterapi, östrojeni baskılayan hormonoterapi, hedefli tedaviler ve immunoterapi meme kanserinde uygulanan sistemik tedavi seçenekleri arasında yer alıyor. Hastanın yaşı, tümör boyutu, evresi, tümörün davranışını belirleyen genetik ve patolojik özellikler uygulanacak sistemik tedavinin seçiminde ve süresinde önemli rol oynuyor.

Meme kanserlerinin yaklaşık %70 – 80’i erken evrelerde (evre I-II) yakalanabiliyor ve bu durumda şifa olasılığı oldukça yüksek. Tedavi yöntemlerinin yanı sıra tedavide başarı oranları da evrelere ve tümörün biyolojisine göre değişiklik gösteriyor. 

Tümörün sadece meme dokusu ve az sayıda koltuk altı lenf nodlarına yayıldığı Evre I-II kanserde cerrahi tedavi ön planda. Ancak meme boyutu küçük veya kitlesi oransal olarak daha büyük olan hastalarda cerrahi öncesinde kemoterapi uygulanarak kitle küçültebiliyor. Bu şekilde küçülen tümörü ameliyat sırasında güvenilir sınırlarla çıkartmak daha kolay olabiliyor. Ayrıca, koltuk altı lenf bezlerinde metastaz olan hastalarda ameliyat öncesinde kemoterapi ile bu bölgedeki hastalık tamamen kaybolduğunda daha az sayıda lenf bezi çıkartılarak lenfödem riski azaltılabiliyor.

Başlangıçta ameliyat edilen hastalarda cerrahinin ardından patoloji raporlarına bakarak, hastalığın yayılım durumu, derecesi, hareketliliği, hastalığın lenf nodlarına yayılıp yayılmadığı, tümör çapı ve birtakım genetik faktörlere bakarak uygun şekilde kemoterapi ve hormon tedavisi seçenekleri uygulanıyor. Bu gibi durumlarda şifa olasılığı kanserin yapısına bağlı olarak %75-95 arasında değişiyor.

Memedeki tümörün çok büyük olduğu (5 cm. üzerinde veya cilt tutulumu olan) veya çok sayıda koltuk altı lenf nodlarına yayıldığı durumlarda ise (Evre III hastalık) kemoterapi dışında uygun hastalarda hedefli tedaviler ve hormonal tedavi yöntemlerinin birlikte kullanılmasıyla şifa oranı %50-80 arasında gerçekleşiyor.

Tüm hastaların yaklaşık %5-10’unda meme kanseri vücudun bir yerine yayılmış olarak karşımıza çıkabiliyor. Meme kanseri en çok kemik, lenf bezleri, karaciğer, akciğer ve beyine yayılabiliyor. İleri evre veya evre 4 olarak da isimlendirilen bu durumda sistemik tedavi daha ön planda kullanılıyorsa da duruma göre radyoterapi, cerrahi tedavi ve farklı lokal tedavilerin uygulanmasıyla başarılı sonuçlar elde etmek mümkün. Hastalığın yaygınlığı, hangi bölgelerde bulunduğu, hastanın yaşı, menapoz durumu gibi birçok faktör tedavi seçimini etkileyebiliyor. Ayrıca, tedavi seçiminde tümörün patolojik ve genetik özellikleri dikkate alınıyor. Bu nedenle ilk saptandığında mutlaka hastalıklı bir bölgeden biyopsi alınarak dikkatle tüm özellikleri inceleniyor ve buna göre tedavi seçenekleri belirleniyor. Her kanserin kendine özgü genetik şifresi ve buna bağlı bir davranışı olduğu için bu özelliği hedefleyen bir tedavi uygulamak başarı şansını çok arttırıyor. Onkolojide “Kişiselleştirilmiş Tedavi” adı verilen bu tedavi şekli son yıllarda hastaların önemli bir bölümüne uygulanabiliyor.

 

Kemoterapi

Kemoterapi nedir?

Kemoterapi, bir veya birkaç ilacın kanser hücrelerini yok etmek amacıyla hastaya ağızdan veya damar yoluyla uygulanmasıdır. Tümörün özelliklerine göre belirlenen farklı tedavi protokollerinin uygulanmasıyla metastaz ve ölüm oranlarında yüzde 15-50 arasında değişen oranlarda azalma elde edilebiliyor.

 

Kemoterapi hangi durumlarda uygulanıyor?

Meme kanserinde kemoterapi cerrahi sonrası veya öncesinde uygulanabiliyor. Geçmişte kemoterapi daha çok ameliyat sonrası için düşünülen bir tedavi iken, günümüzde giderek daha çok hastada ameliyat öncesinde uygulanıyor. Bazı durumlarda bu tür yaklaşımlar hastalarımız açısından önemli yararlar sağlayabiliyor. Örneğin, koltuk altında lenf bezlerinde kanser yayılımı varsa başlangıçta uygulanan kemoterapiye yanıtlı hastalarda daha sınırlı koltuk altı temizleme cerrahisi yapılabiliyor. Bu durumda kolda şişlik (lenfödem) riski çok azalıyor.

Ayrıca baştan cerrahi uygulanamayan lokal ileri meme kanserli veya organlarda çok yaygın metastaz yapmış 4. evre meme kanserli hastalarda kemoterapi genellikle ilk uygulanan tedavi yöntemi oluyor. 

 

Kemoterapi kimlere uygulanmıyor?

Ağır kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği, karaciğer yetmezliği olan veya bağışıklık sistemi baskılanmış veya ciddi psikiatrik rahatsızlıkları olan hastalara kemoterapi uygulanamıyor.

 

Kemoterapinin yan etkileri neler?

Kemoterapi geçici olarak lökosit adı verilen bağışıklık hücrelerinde azalma ile birlikte enfeksiyonlara zemin hazırlayabiliyor. Bunun yanısıra alyuvar sayısının azalması (anemi), bulantı, kusma, iştahsızlık, halsizlik ve bazı tedavilerle saç dökülmesi görülebiliyor. Geçici olarak görülen bu yan etkilerin dışında kalıcı olarak doğurganlık kaybı, erken menapoz ve zeminde kalp-damar hastalığı bulunan hastalarda geç dönemde kalp fonksiyonlarında bozukluk oluşturma ihtimali bulunabiliyor. Kemoterapiye bağlı bu yan etkiler koruyucu aşı tedavileri, ilaçlar ve destek tedaviler ile günümüzde daha az oranda yaşanıyor.

 

Hormon Tedavisi

Hormon tedavisi nedir?

Meme kanserlerinin %65-70’i kadınlık hormonu olan östrojenden besleniyor. Tümörde östrojen ve progesteron reseptörleri (ER, PR) pozitif bulunursa kanser hormona duyarlı anlamına geliyor. Hormona duyarlı meme kanserli hastalara östrojeni baskılayıcı özellikte hormon ilaçları (hormonoterapi) veriliyor. Meme kanserinde hormon tedavisi kemoterapi sonrasında veya tek başına uygulanan çok önemli bir tedavi seçeneği olarak yer alıyor. Genel olarak 5-10 yıl boyunca uygulanıyor .Hem sistemik hem lokal yineleme, hem de hastalıksız memeyi koruyucu etkileri bulunuyor ve genel yaşam süresini artırıyor. Bu ilaçların östrojen veya progesteron reseptörü negatif hastalarda ise yararsız olduğu biliniyor.

Tamoksifen isimli hormonal tedavi ilacı daha çok menapoz öncesi hastalarda 5-10 yıl boyunca uygulanıyor. Menapoz sonrasında olan hastalarda çoğunlukla aromataz inhibitörleri (anastrazol, letrozole veya exemestan) 5 yıl boyunca kullanılıyor. Eğer bu yaş grubunda tamoksifen kullanılacaksa, 3-5 yıllık tamoksifen sonrası sıralı olarak 5 yıl daha aromataz inhibitörleri uygulanabiliyor. Kemoterapi sonrası 40 yaş altı yüksek riskli genç hastalarda yumurtalıkların çalışmasını baskılayan ve adet kesilmesine yol açan LHRH analoğu adı verilen bazı ilaçlar 5 yıla kadar ayrıca uygulanabiliyor. LHRH analoglarına alternatif olarak her iki yumurtalığın çıkarılması da bir seçenek olarak sunulabiliyor.

Kemik veya sınırlı organ yayılımı olan hormona duyarlı meme kanserinde genellikle ilk seçim tedavide hormon tedavisi başarıyla kullanılıyor.

 

Hormon tedavisinin yan etkileri neler?

Tamoksifenin en önemli yan etkileri arasında daha sıklıkla görülen sıcak basması, kızarıklık, terleme gibi menapoz şikayetlerinin yanısıra daha nadir görülen rahim kanseri ve damar tıkanıklığına bağlı akciğer embolisi gibi ciddi sorunlar bulunabiliyor. Bu nedenle risk grubundaki hastaların belirlenmesi ve gerekirse önleyici tedaviler verilmesi, önlemek mümkün değilse farklı bir tedaviye geçilmesi düşünülebiliyor. Aromataz inihibitörlerinin en önemli yan etkileri arasında eklem-kas ağrıları ve kemik erimesi bulunuyor. Bu nedenle hastalara ilaç verilmeden önce ve verildikten sonra kemik yoğunluğu ölçümleri yapılıyor. Kemik erimesinin derecesine göre gerekirse kalsiyum takviyesi yapılıyor veya bazı ek ilaçlar veriliyor.

Ne zaman kemoterapi? Ne zaman hormon tedavisi?

Erken evre meme kanseri tedavisinde kemoterapi kararının verilmesi için hastanın yaşı, menapoz durumu, tümör boyutu, lenf nodu tutulumunun yanısıra tümörün biyolojik ve patolojik özellikleri dikkate alınıyor.

Tümörün patolojik incelemesinde hormon duyarlılığı yüksek olan ve Her-2/neu geni negatif bulunarak hormonoterapi için uygun olan hastalarda, kemoterapi veya hormonoterapi kararını vermede yol gösterici olarak yukarda özetlenen Oncotype Dx veya Mammaprint gibi genetik testler kullanılabiliyor. Testlerin sonucunda metastaz riski düşük oranda öngörülen hastalarda kemoterapiye gerek olmuyor ve sadece hormonoterapi uygulanıyor. Yüksek riskli hastalarda ise öncelikle kemoterapi uygulanıyor ve kemoterapi tamamlandıktan sonra hormon tedavisi ile devam ediliyor.

Evre 4 hastalıkta tümör hormona duyarlı ise ve ayrıca ciddi şikayet yaratan organ tutulumu yoksa başlangıçta mutlaka hormon tedavisi kullanılıyor. Hastalığın durumuna ve tümörün özelliklerine göre hormon tedavlerine bazı hedefli ilaçların eklenmesi başarı şansını arttırıyor.

 

Hedefe yönelik biyolojik tedaviler

(Hedefli tedaviler)

 

Hedefe yönelik tedavi nedir?

Hedefe yönelik tedavilerde tümörün genetik şifresine yönelik ilaçlarla doğrudan kanserli doku hedef alınıyor. Sadece tümörün yok olması ve bu yolla da tüm vücudu etkileyebilecek yan etkilerin en aza indirilmesi amaçlanıyor.

 

Hedefe yönelik tedavi kimlere uygulanır?

Hedefe yönelik biyolojik tedavilerin pek çok farklı yöntemi bulunuyor. Bunlar arasında ilk sırada Her-2/neu genini hedefleyen Trastuzumab isimli ilaç yer alıyor. Meme kanserli hastaların yaklaşık %20’sinde Her-2/neu pozitif bulunuyor. Bu grupda yer alan hastalarda Trastuzumab başlangıçta kemoterapiyle, ardından hormon tedavileriyle birlikte kullanılıyor. Yine aynı özellikteki tümörlerde Trastuzumab dışında Pertuzumab ve TDM-1 gibi ilaçlar gerek erken evre, gerekse metastazlı hastalarda başarılı sonuçları sayesinde günümüzde vazgeçilmez tedavi seçenekleri arasında yer alıyorlar. Örneğin, cerrahi öncesinde neoadjuvan kemoterapiye ek olarak trastuzumab ve pertuzumabın birlikte kullanılması hastaların %45-63’ünde kanserin tamamen yokedilmesini sağlayabiliyor.

Bu ilaçlar, metastatik ileri evre hastalarda sürekli; hastalığın erken evresinde olanlarda ise ameliyat sonrası toplam 1 yıl olmak üzere damardan uygulanıyor.

En önemli yan etkisi kalp fonksiyonlarında bozukluklara yol açabilmesi olduğu için hastalar bu yönden yakından takip ediliyor.

Son zamanlarda ortaya çıkan CDK inhibitörleri adı verilen bir başka hedefli ilaç grubu metastazlı hormona duyarlı hastalar için önemli bir tedavi seçeneği oluşturuyor. Palbosiklib, Ribosiklib ve Abemasiklib isimli ilaçlar hormon tedavileriyle birlikte uygulandıklarında 4. evre hastalıkta başarı şansını iki kat arttırabiliyorlar. Bu ümit verici sonuçlar sayesinde daha erken evrelerde kullanımlarıyla ilgili birçok çalışma devam ediyor. Bu ilaçlar ağızdan hap şeklinde kullanılıyorlar ve tedaviye etkili oldukları sürece devam ediliyor. En sık yan etki lökosit (akyuvar) sayısında azalma olarak karşımıza çıkıyor. Bunun dışında daha az oranda karaciğer fonksiyon bozukluğu, kalpte ritm bozuklukları, ishal, damar tıkanıklığı gibi daha ciddi yan etkiler görülebiliyorsa da bunlar yakın takip ile genelde vücuda zarar vermeden saptanabiliyor ve önlemi alınabiliyor.

 

Bağışıklık sistemi ve immunoterapi

Bağışıklık sistemimiz, vücudumuzda her gün üretilen, genetik yapısı bozulmuş olan kanserli hücreleri yok ediyor. Bu türlü zararlı oluşumlara vücudumuzun oluşturduğu tepkiye ve yanıta “bağışıklık yanıtı” adı veriliyor. Bağışıklık yanıtını oluşturan hücresel yapılar vücudumuza herhangi bir tehdit geldiğinde, hasar görmüş veya tehdit altında bulunan yerlere doğru hızlıca yönlenerek yabancı gördükleri organizma veya yapıları yok etmeye çalışıyor. Bağışıklık sistemimiz başlangıçta kanserli hücreleri normal dokularımızdan kolaylıkla ayırt edip yok edebiliyor. Ancak bazı durumlarda kötü huylu hücreleri zararlı olarak algılayamıyor ve bunları yok etmesi gerektiğinin farkına varamıyor. Bazen de kanserli hücreler bağışıklık sistemini baskılayarak veya çevresine bir zırhlı savunma sistemi oluşturarak kendine yaşam alanı oluşturmaya çalışıyor. Bu etkenler sonucunda kanserli hücreler kontrolsüzce gelişerek vücudumuza yayılabilen kanser dokusu haline dönüşüyorlar.

Bağışıklık sistemini güçlendirerek kansere karşı yapılan tüm tedavi yaklaşımlarına “immunoterapi” deniyor. Onkolojik tedavilerde son yıllarda atılan en büyük adım olarak belirtilen immunoterapi kanserli hücrelerle savaşmak için bağışıklık yanıtını güçlendiriyor ve yeni baştan yapılandırıyor. Kanserin oluşturduğu bağışıklık frenini çözmesini sağlayarak kanseri yok etmeyi hedefliyor. Üstelik bunu kemoterapi tedavisinin aksine bulantı, kusma ve saç dökülmesi gibi ciddi yan etkiler oluşturmadan gerçekleştiriyor.

Günümüzde immunoterapi amacıyla geliştirilen “İmmun Kontrol Noktası (İmmun Checkpoint) İnhibitörleri” adı verilen bir grup ilaç aralarında akciğer, böbrek ve melanom gibi kanserlerde başarıyla kullanılıyor. Bunlar içinde yer alan Atezolizumab isimli bir ilaç metastazlı (4. evre) triple negatif (Üçlü Negatif) meme kanserinde kemoterapiyle beraber uygulandığında oldukça ümit verici sonuçlar elde edilebiliyor. Tümör dokusunda PD-L1 adlı bir belirteç varsa etkili olan bu ilaçlar damar yoluyla serum içinde 3 haftada bir uygulanıyor. Şimdilik meme kanserinde ileri evrede kullanılmasına karşın, çok yakın dönemde neoadjuvan kullanımda da etkinliği gösterildi. Yakın gelecekte daha erken evrelerde de uygulama alanı bulabilecekleri öngörülüyor.

Meme Kanserinde Sistemik Tedavi

Meme Kanserinde Evrelere Göre Sistemik Tedavi

Meme kanseri tedavisinde kullanılan tüm ilaç tedavilerine genel olarak sistemik tedavi adı veriliyor. Kemoterapi, östrojeni baskılayan hormonoterapi, hedefli tedaviler ve immunoterapi meme kanserinde uygulanan sistemik tedavi seçenekleri arasında yer alıyor. Hastanın yaşı, tümör boyutu, evresi, tümörün davranışını belirleyen genetik ve patolojik özellikler uygulanacak sistemik tedavinin seçiminde ve süresinde önemli rol oynuyor.

Meme kanserlerinin yaklaşık %70 – 80’i erken evrelerde (evre I-II) yakalanabiliyor ve bu durumda şifa olasılığı oldukça yüksek. Tedavi yöntemlerinin yanı sıra tedavide başarı oranları da evrelere ve tümörün biyolojisine göre değişiklik gösteriyor. 

Tümörün sadece meme dokusu ve az sayıda koltuk altı lenf nodlarına yayıldığı Evre I-II kanserde cerrahi tedavi ön planda. Ancak meme boyutu küçük veya kitlesi oransal olarak daha büyük olan hastalarda cerrahi öncesinde kemoterapi uygulanarak kitle küçültebiliyor. Bu şekilde küçülen tümörü ameliyat sırasında güvenilir sınırlarla çıkartmak daha kolay olabiliyor. Ayrıca, koltuk altı lenf bezlerinde metastaz olan hastalarda ameliyat öncesinde kemoterapi ile bu bölgedeki hastalık tamamen kaybolduğunda daha az sayıda lenf bezi çıkartılarak lenfödem riski azaltılabiliyor.

Başlangıçta ameliyat edilen hastalarda cerrahinin ardından patoloji raporlarına bakarak, hastalığın yayılım durumu, derecesi, hareketliliği, hastalığın lenf nodlarına yayılıp yayılmadığı, tümör çapı ve birtakım genetik faktörlere bakarak uygun şekilde kemoterapi ve hormon tedavisi seçenekleri uygulanıyor. Bu gibi durumlarda şifa olasılığı kanserin yapısına bağlı olarak %75-95 arasında değişiyor.

Memedeki tümörün çok büyük olduğu (5 cm. üzerinde veya cilt tutulumu olan) veya çok sayıda koltuk altı lenf nodlarına yayıldığı durumlarda ise (Evre III hastalık) kemoterapi dışında uygun hastalarda hedefli tedaviler ve hormonal tedavi yöntemlerinin birlikte kullanılmasıyla şifa oranı %50-80 arasında gerçekleşiyor.

Tüm hastaların yaklaşık %5-10’unda meme kanseri vücudun bir yerine yayılmış olarak karşımıza çıkabiliyor. Meme kanseri en çok kemik, lenf bezleri, karaciğer, akciğer ve beyine yayılabiliyor. İleri evre veya evre 4 olarak da isimlendirilen bu durumda sistemik tedavi daha ön planda kullanılıyorsa da duruma göre radyoterapi, cerrahi tedavi ve farklı lokal tedavilerin uygulanmasıyla başarılı sonuçlar elde etmek mümkün. Hastalığın yaygınlığı, hangi bölgelerde bulunduğu, hastanın yaşı, menapoz durumu gibi birçok faktör tedavi seçimini etkileyebiliyor. Ayrıca, tedavi seçiminde tümörün patolojik ve genetik özellikleri dikkate alınıyor. Bu nedenle ilk saptandığında mutlaka hastalıklı bir bölgeden biyopsi alınarak dikkatle tüm özellikleri inceleniyor ve buna göre tedavi seçenekleri belirleniyor. Her kanserin kendine özgü genetik şifresi ve buna bağlı bir davranışı olduğu için bu özelliği hedefleyen bir tedavi uygulamak başarı şansını çok arttırıyor. Onkolojide “Kişiselleştirilmiş Tedavi” adı verilen bu tedavi şekli son yıllarda hastaların önemli bir bölümüne uygulanabiliyor.

 

Kemoterapi

Kemoterapi nedir?

Kemoterapi, bir veya birkaç ilacın kanser hücrelerini yok etmek amacıyla hastaya ağızdan veya damar yoluyla uygulanmasıdır. Tümörün özelliklerine göre belirlenen farklı tedavi protokollerinin uygulanmasıyla metastaz ve ölüm oranlarında yüzde 15-50 arasında değişen oranlarda azalma elde edilebiliyor.

 

Kemoterapi hangi durumlarda uygulanıyor?

Meme kanserinde kemoterapi cerrahi sonrası veya öncesinde uygulanabiliyor. Geçmişte kemoterapi daha çok ameliyat sonrası için düşünülen bir tedavi iken, günümüzde giderek daha çok hastada ameliyat öncesinde uygulanıyor. Bazı durumlarda bu tür yaklaşımlar hastalarımız açısından önemli yararlar sağlayabiliyor. Örneğin, koltuk altında lenf bezlerinde kanser yayılımı varsa başlangıçta uygulanan kemoterapiye yanıtlı hastalarda daha sınırlı koltuk altı temizleme cerrahisi yapılabiliyor. Bu durumda kolda şişlik (lenfödem) riski çok azalıyor.

Ayrıca baştan cerrahi uygulanamayan lokal ileri meme kanserli veya organlarda çok yaygın metastaz yapmış 4. evre meme kanserli hastalarda kemoterapi genellikle ilk uygulanan tedavi yöntemi oluyor. 

 

Kemoterapi kimlere uygulanmıyor?

Ağır kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği, karaciğer yetmezliği olan veya bağışıklık sistemi baskılanmış veya ciddi psikiatrik rahatsızlıkları olan hastalara kemoterapi uygulanamıyor.

 

Kemoterapinin yan etkileri neler?

Kemoterapi geçici olarak lökosit adı verilen bağışıklık hücrelerinde azalma ile birlikte enfeksiyonlara zemin hazırlayabiliyor. Bunun yanısıra alyuvar sayısının azalması (anemi), bulantı, kusma, iştahsızlık, halsizlik ve bazı tedavilerle saç dökülmesi görülebiliyor. Geçici olarak görülen bu yan etkilerin dışında kalıcı olarak doğurganlık kaybı, erken menapoz ve zeminde kalp-damar hastalığı bulunan hastalarda geç dönemde kalp fonksiyonlarında bozukluk oluşturma ihtimali bulunabiliyor. Kemoterapiye bağlı bu yan etkiler koruyucu aşı tedavileri, ilaçlar ve destek tedaviler ile günümüzde daha az oranda yaşanıyor.

 

Hormon Tedavisi

Hormon tedavisi nedir?

Meme kanserlerinin %65-70’i kadınlık hormonu olan östrojenden besleniyor. Tümörde östrojen ve progesteron reseptörleri (ER, PR) pozitif bulunursa kanser hormona duyarlı anlamına geliyor. Hormona duyarlı meme kanserli hastalara östrojeni baskılayıcı özellikte hormon ilaçları (hormonoterapi) veriliyor. Meme kanserinde hormon tedavisi kemoterapi sonrasında veya tek başına uygulanan çok önemli bir tedavi seçeneği olarak yer alıyor. Genel olarak 5-10 yıl boyunca uygulanıyor .Hem sistemik hem lokal yineleme, hem de hastalıksız memeyi koruyucu etkileri bulunuyor ve genel yaşam süresini artırıyor. Bu ilaçların östrojen veya progesteron reseptörü negatif hastalarda ise yararsız olduğu biliniyor.

Tamoksifen isimli hormonal tedavi ilacı daha çok menapoz öncesi hastalarda 5-10 yıl boyunca uygulanıyor. Menapoz sonrasında olan hastalarda çoğunlukla aromataz inhibitörleri (anastrazol, letrozole veya exemestan) 5 yıl boyunca kullanılıyor. Eğer bu yaş grubunda tamoksifen kullanılacaksa, 3-5 yıllık tamoksifen sonrası sıralı olarak 5 yıl daha aromataz inhibitörleri uygulanabiliyor. Kemoterapi sonrası 40 yaş altı yüksek riskli genç hastalarda yumurtalıkların çalışmasını baskılayan ve adet kesilmesine yol açan LHRH analoğu adı verilen bazı ilaçlar 5 yıla kadar ayrıca uygulanabiliyor. LHRH analoglarına alternatif olarak her iki yumurtalığın çıkarılması da bir seçenek olarak sunulabiliyor.

Kemik veya sınırlı organ yayılımı olan hormona duyarlı meme kanserinde genellikle ilk seçim tedavide hormon tedavisi başarıyla kullanılıyor.

 

Hormon tedavisinin yan etkileri neler?

Tamoksifenin en önemli yan etkileri arasında daha sıklıkla görülen sıcak basması, kızarıklık, terleme gibi menapoz şikayetlerinin yanısıra daha nadir görülen rahim kanseri ve damar tıkanıklığına bağlı akciğer embolisi gibi ciddi sorunlar bulunabiliyor. Bu nedenle risk grubundaki hastaların belirlenmesi ve gerekirse önleyici tedaviler verilmesi, önlemek mümkün değilse farklı bir tedaviye geçilmesi düşünülebiliyor. Aromataz inihibitörlerinin en önemli yan etkileri arasında eklem-kas ağrıları ve kemik erimesi bulunuyor. Bu nedenle hastalara ilaç verilmeden önce ve verildikten sonra kemik yoğunluğu ölçümleri yapılıyor. Kemik erimesinin derecesine göre gerekirse kalsiyum takviyesi yapılıyor veya bazı ek ilaçlar veriliyor.

Ne zaman kemoterapi? Ne zaman hormon tedavisi?

Erken evre meme kanseri tedavisinde kemoterapi kararının verilmesi için hastanın yaşı, menapoz durumu, tümör boyutu, lenf nodu tutulumunun yanısıra tümörün biyolojik ve patolojik özellikleri dikkate alınıyor.

Tümörün patolojik incelemesinde hormon duyarlılığı yüksek olan ve Her-2/neu geni negatif bulunarak hormonoterapi için uygun olan hastalarda, kemoterapi veya hormonoterapi kararını vermede yol gösterici olarak yukarda özetlenen Oncotype Dx veya Mammaprint gibi genetik testler kullanılabiliyor. Testlerin sonucunda metastaz riski düşük oranda öngörülen hastalarda kemoterapiye gerek olmuyor ve sadece hormonoterapi uygulanıyor. Yüksek riskli hastalarda ise öncelikle kemoterapi uygulanıyor ve kemoterapi tamamlandıktan sonra hormon tedavisi ile devam ediliyor.

Evre 4 hastalıkta tümör hormona duyarlı ise ve ayrıca ciddi şikayet yaratan organ tutulumu yoksa başlangıçta mutlaka hormon tedavisi kullanılıyor. Hastalığın durumuna ve tümörün özelliklerine göre hormon tedavlerine bazı hedefli ilaçların eklenmesi başarı şansını arttırıyor.

 

Hedefe yönelil biyolojik tedaviler

(Hedefli tedaviler)

 

Hedefe yönelik tedavi nedir?

Hedefe yönelik tedavilerde tümörün genetik şifresine yönelik ilaçlarla doğrudan kanserli doku hedef alınıyor. Sadece tümörün yok olması ve bu yolla da tüm vücudu etkileyebilecek yan etkilerin en aza indirilmesi amaçlanıyor.

 

Hedefe yönelik tedavi kimlere uygulanır?

Hedefe yönelik biyolojik tedavilerin pek çok farklı yöntemi bulunuyor. Bunlar arasında ilk sırada Her-2/neu genini hedefleyen Trastuzumab isimli ilaç yer alıyor. Meme kanserli hastaların yaklaşık %20’sinde Her-2/neu pozitif bulunuyor. Bu grupda yer alan hastalarda Trastuzumab başlangıçta kemoterapiyle, ardından hormon tedavileriyle birlikte kullanılıyor. Yine aynı özellikteki tümörlerde Trastuzumab dışında Pertuzumab ve TDM-1 gibi ilaçlar gerek erken evre, gerekse metastazlı hastalarda başarılı sonuçları sayesinde günümüzde vazgeçilmez tedavi seçenekleri arasında yer alıyorlar. Örneğin, cerrahi öncesinde neoadjuvan kemoterapiye ek olarak trastuzumab ve pertuzumabın birlikte kullanılması hastaların %45-63’ünde kanserin tamamen yokedilmesini sağlayabiliyor.

Bu ilaçlar, metastatik ileri evre hastalarda sürekli; hastalığın erken evresinde olanlarda ise ameliyat sonrası toplam 1 yıl olmak üzere damardan uygulanıyor.

En önemli yan etkisi kalp fonksiyonlarında bozukluklara yol açabilmesi olduğu için hastalar bu yönden yakından takip ediliyor.

Son zamanlarda ortaya çıkan CDK inhibitörleri adı verilen bir başka hedefli ilaç grubu metastazlı hormona duyarlı hastalar için önemli bir tedavi seçeneği oluşturuyor. Palbosiklib, Ribosiklib ve Abemasiklib isimli ilaçlar hormon tedavileriyle birlikte uygulandıklarında 4. evre hastalıkta başarı şansını iki kat arttırabiliyorlar. Bu ümit verici sonuçlar sayesinde daha erken evrelerde kullanımlarıyla ilgili birçok çalışma devam ediyor. Bu ilaçlar ağızdan hap şeklinde kullanılıyorlar ve tedaviye etkili oldukları sürece devam ediliyor. En sık yan etki lökosit (akyuvar) sayısında azalma olarak karşımıza çıkıyor. Bunun dışında daha az oranda karaciğer fonksiyon bozukluğu, kalpte ritm bozuklukları, ishal, damar tıkanıklığı gibi daha ciddi yan etkiler görülebiliyorsa da bunlar yakın takip ile genelde vücuda zarar vermeden saptanabiliyor ve önlemi alınabiliyor.

 

Bağışıklık sistemi ve immunoterapi

Bağışıklık sistemimiz, vücudumuzda her gün üretilen, genetik yapısı bozulmuş olan kanserli hücreleri yok ediyor. Bu türlü zararlı oluşumlara vücudumuzun oluşturduğu tepkiye ve yanıta “bağışıklık yanıtı” adı veriliyor. Bağışıklık yanıtını oluşturan hücresel yapılar vücudumuza herhangi bir tehdit geldiğinde, hasar görmüş veya tehdit altında bulunan yerlere doğru hızlıca yönlenerek yabancı gördükleri organizma veya yapıları yok etmeye çalışıyor. Bağışıklık sistemimiz başlangıçta kanserli hücreleri normal dokularımızdan kolaylıkla ayırt edip yok edebiliyor. Ancak bazı durumlarda kötü huylu hücreleri zararlı olarak algılayamıyor ve bunları yok etmesi gerektiğinin farkına varamıyor. Bazen de kanserli hücreler bağışıklık sistemini baskılayarak veya çevresine bir zırhlı savunma sistemi oluşturarak kendine yaşam alanı oluşturmaya çalışıyor. Bu etkenler sonucunda kanserli hücreler kontrolsüzce gelişerek vücudumuza yayılabilen kanser dokusu haline dönüşüyorlar.

Bağışıklık sistemini güçlendirerek kansere karşı yapılan tüm tedavi yaklaşımlarına “immunoterapi” deniyor. Onkolojik tedavilerde son yıllarda atılan en büyük adım olarak belirtilen immunoterapi kanserli hücrelerle savaşmak için bağışıklık yanıtını güçlendiriyor ve yeni baştan yapılandırıyor. Kanserin oluşturduğu bağışıklık frenini çözmesini sağlayarak kanseri yok etmeyi hedefliyor. Üstelik bunu kemoterapi tedavisinin aksine bulantı, kusma ve saç dökülmesi gibi ciddi yan etkiler oluşturmadan gerçekleştiriyor.

Günümüzde immunoterapi amacıyla geliştirilen “İmmun Kontrol Noktası (İmmun Checkpoint) İnhibitörleri” adı verilen bir grup ilaç aralarında akciğer, böbrek ve melanom gibi kanserlerde başarıyla kullanılıyor. Bunlar içinde yer alan Atezolizumab isimli bir ilaç metastazlı (4. evre) triple negatif (Üçlü Negatif) meme kanserinde kemoterapiyle beraber uygulandığında oldukça ümit verici sonuçlar elde edilebiliyor. Tümör dokusunda PD-L1 adlı bir belirteç varsa etkili olan bu ilaçlar damar yoluyla serum içinde 3 haftada bir uygulanıyor. Şimdilik meme kanserinde ileri evrede kullanılmasına karşın, çok yakın dönemde neoadjuvan kullanımda da etkinliği gösterildi. Yakın gelecekte daha erken evrelerde de uygulama alanı bulabilecekleri öngörülüyor.

Meme Kanserinde Sistemik Tedavi
ONKO-BLOG

İletişim Bilgileri

Fulya, Teşfikiye Mah, Hakkı Yeten Cd.
Fulya Terrace Center No:14 D:83
Şişli, İstanbul

Yararlı Linkler

Please publish modules in offcanvas position.